Hepimiz yoğun çalışıyoruz.
Ama bazen durup şu soruyu sormuyoruz:
Çalışmak için mi yaşıyoruz, yaşamak için mi çalışıyoruz?
Yaşamak…
Kimimiz için gezmek, kimimiz için dinlenmek, kimimiz için aileyle vakit geçirmek demek.
Ama çoğumuzun hayatında iş, tüm bu alanların önüne geçiyor.
Çünkü iş sadece mesai saatlerinde kalmıyor.
Eve dosya götürmüyoruz belki, bilgisayar taşımıyoruz.
Ama kafamız dolu geliyor.
Yetişmeyen işler, çözülmeyen sorunlar, kızgın bir müşteri, söylenen bir söz…
Hepsi bizimle birlikte eve geliyor.
Farkında olmadan zihnimiz hâlâ çalışıyor.
Asıl yorgunluk da buradan başlıyor.
İş yerinde sadece iş yapmıyoruz.
Aynı anda onlarca duyguyu yönetiyoruz.
Bazen otorite kurmaya çalışıyoruz.
Bazen fazla iyi niyetimizin kullanıldığını fark ediyoruz.
Bazen başkasının hatası bize kalıyor.
Bazen bir müşterinin stresini üzerimize alıyoruz.
Bazen de kendi stresimizi bile yönetemiyoruz.
Yani bedenimiz değil, zihnimiz yoruluyor.
Sekiz saat çalışmıyoruz aslında.
On iki saat, bazen yirmi dört saat çalışıyoruz.
Çünkü iş kafamızdan çıkmıyor.
Peki hepsini eve götürmek zorunda mıyız?
Hayır.
Her sorunu biz çözemeyiz.
Her insanı memnun edemeyiz.
Her şeyi kontrol edemeyiz.
Bazı şeyler mesai saatinde kalmalı.
İş yerinde yaşananlar, iş yerinde kalmayı öğrenmediği sürece
yorgunluk geçmez.
Dinlenmek sadece oturmak değildir.
Zihnin de susması gerekir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şu:
Bugün işten gerçekten çıktım mı, yoksa sadece binadan mı ayrıldım?
Kendime koyduğum 3 küçük kural:
- Eve gelince işle ilgili konuşmamak
- Çözülmeyecek şeyleri o gün düşünmemek
- Gün içinde yaşadıklarımı kişisel almamayı hatırlamak
Mükemmel yapamıyorum. Ama denedikçe hafifliyorum.
Çünkü hayat sadece çalışmaktan ibaret değil.
Ve biz sadece çalışan değiliz. Sahip olduğumuz başka statüler de var; anne, baba, çocuk, eş, arkadaş…

0 yorum